Nisan, 2009 için arşiv

Çok özel bir hikaye..

Bu yazıyı beğenmedim (1 puan)Eh iste idare eder (2 puan)Normal (3 puan)Beğendim (4 puan)Süper (5 puan) (14 değerlendirme, ortalama: 3.86 / 5.00)
Gönderiliyor ... Bekleyiniz ...

Aşağıda alıntı yapılan HİKÂYE mezun olduğum liseden üst devre bir abim tarafından e-posta adresime gönderilmiş olup; bireysel hiçbir ekleme ve çıkarma yapılmadan Site Sakinleri ve Müdavimlerinin istifadesine sunulmak üzere gönderilmiştir. Kıssadan Hisse, Buyurun işte HİKÂYE ….

Kendini bildi bileli mor menekşeyi çok severdi. Çocukluğunun geçtiği iki katlı evin bahçesinde bahar geldiğinde mor mor açar, mis gibi kokarlardı.. Annesi mor menekşeleri hep duvar kenarına dikerdi..
“-Gölgeyi sever menekşeler.” derdi.
Oysa öğretmeni bitkilerin güneş ışınları ile fotosentez yaptığını anlatmıştı onlara. Bitkiler güneş ışığına muhtaçtı. Mor menekşeler ne tuhaf bitkilerdi, her bitki güneşi severken, onlar neden gölgeyi tercih ediyorlar diye düşündü durdu Hande…
Küçük, ufacık aklı ile aslında menekşelerin diğer çiçeklerden farklı olduğunu keşfetmişti, işte belki de menekşeler bu yüzden bu kadar güzeldi. Herkesten farklı olursan, bu hayatta değerli olursun yargısına varmıştı. Daha o yıllarda farklı olmak için uğraş vermeye başladı.

İlk olarak, okulda kimsenin yanına oturmak istemediği Hacer’in yanına oturmak istiyorum öğretmenim diyerek başladı farklılıklarla süren hayatı. Hacer bile şaşırmış şaşkın şaşkın bakıyordu onun yüzüne. Hacer çok dağınık, biraz anlama zorlukları olan problemli bir ailenin kızı idi. Hande ise Mühendis Kamil Bey’in biricik kızı.
Öğretmen pek oturtmak istemedi önce Hacer’in yanına Hande’yi. Daha sonra bir tatsızlık çıkmasın diye öğretmen Hande’nin annesini çağırdı. Annesi eve geldiklerinde Hande’ye sordu:
“-Neden yavrum Hacer in yanına oturmak istiyorsun?”
Hande cevap verdi:
“-Geçen baharda menekşeler ekiyorduk hani anne, o gün sen bana menekşeler güneşi sevmez demiştin, oysa her bitki güneşi sever. Menekşeler farklı, belki de bu yüzden bu kadar güzeller. Hacer’in yanına kimse oturmak istemiyor. Ben farklı olmak istiyorum. Belki Hacer de güzeldir, onu fark etmek istiyorum.” dedi.

Annesinin ağzı açık kalmıştı. İlkokul 4.sınıf öğrencisi kızının olgunluğuna hayran kalarak;
“-Peki, kızım. Kimin yanında istersen oturabilirsin.” dedi.
Pazartesi Hande Hacer’in yanında oturmaya başladı. Hem Hande tedirgindi, hem Hacer. Birbirleri ile hiç konuşmuyorlardı. Diğer kızlarda soğumuştu Hande’den. Nasıl Hacer gibi dağınık, bir şeyi iki kere anlatınca anlayan fakir bir kızın yanına oturmayı istemişti.

En çok alınan Doktor Cemal Bey’in kızı Esin’di. Anne babaları her hafta sonu görüşüyorlar, Hande ve Esin birlikte oynuyorlardı. Nasıl olur da kendi yerine Hacer’i seçerdi. Çok gururu kırılmıştı Esin’in. Hande ile konuşmuyordu.

Bir gün Hande ve ailesi Esin’lerle dağ köylerinden birinde gerçekleştirilecek bir panayıra katılmak için sözleştiler. Hande gene Esin’in somurtacağını bildiği için gitmek istemiyordu. İçin için de Hacer’e kızmaya başlamıştı arkadaşları ile arasının bozulmasına sebep olmuştu.
“-Neden sanki bu kadar dağınıktı, neden her şeyi iki kerede anlıyordu? Yoksa aptal mıydı?”

Sonra menekşeleri hatırladı hemen, düşüncelerinden utandı. Hacer farklı diye yargılamaması gerekiyordu. Hacer’in, kimsenin bilmediği güzelliklerini keşfedecekti. Buna tüm gücü ile inandı.
Panayıra gittiklerinde Esin somurtarak karşısında oturuyordu, Hande ile konuşmuyordu. Hande canı sıkıldığından biraz dolaşmak için annesinden izin aldı. Köy yolunda yürümeye başladı. Hava iyice soğumuş ve ayaz iyice artmıştı, kar atıştırmaya başlamıştı. Hande karı çok seviyordu, yürüdü, yürüdü.
Köye gelmişti. Bir evin önünde durdu. Evin penceresinde ki saksıya gözü ilişti. Gözlerine inanamıyordu, bunlar mor menekşelerdi. Ama kıştı ve menekşeler soğuğu hiç sevmezlerdi eve doğru bir adım attı. Kapıda beliren gölgeyi çok sonra fark etti bu Hacer’di. Hande’ye gülümsüyordu.
“-Hoş geldin Hande, buyurmaz mısın?” dedi.
Biraz ürkek, şaşkınlıkla kapıya doğru ilerledi Hande ve içeri girdi. Oda sıcacıktı odun sobası her yeri ısıtmıştı.
“-Menekşeler.” diyebildi sadece Hande…
“-Bu soğukta? “
Hacer gülümsedi;
“-Onlar annem için, annem onları çok sever.“
Sonra yatakta yatan kadını fark etti Hande.
“-Annen hasta mı?” dedi.
“-Evet, 2 sene önce felç oldu ona ben bakıyorum, bizim kimsemiz yok, bir tek ineğimiz var onunla geçiniyoruz. Ama tüm işler bana baktığı için derslere çalışacak pek vaktim olmuyor.” dedi Hacer utanarak.
“-Bir de bizim köyden şehre araç yok, bu yolu her gün yürüyorum o yüzden de çok yorgun okula geliyorum dersleri anlamakta güçlük çekiyorum.”

Hande’nin gözleri dolmuştu. Dışarıdan gelen ses ile kendine geldi. Annesi onu arıyordu. Çok merak etmiş olmalıydı. Dışarıya koştu ve annesine sarıldı, ağlıyordu. Bir müddet sonra;
“-Anne, bu Hacer.” diye tanıştırdı sıra arkadaşını.
Hacer’in yaptığı sıcak çorbadan içtiler birlikte. Hande annesine anlattı Hacer’in hayatını, ağlayarak.
“-Bir şeyler yapalım anne.” dedi.

O hafta annesi ve Hande, Hacerlere gidip annesi ve Hacer’i kendi evlerine taşıdılar. Hacer artık Handelerden okula gidip geliyordu, ne dağınıktı, ne de aptal. Sınıfın en iyi öğrencisi olmuştu.

Seneler geçti Hacer ve Hande bir arkadaş değil, iki kız kardeşlerdi artık. Mor menekşeler Hande’ye Hacer’i armağan etmişti. Hacer’e ise hem Hande’yi, hem hayatı.

Seneler sonra ikisi de evlendi. Hacer şimdi bir doktor. Hande’den vicdanın ne kadar önemli olduğunu öğrendi, hastalarına vicdanıyla birlikte şifa dağıtıyor. Hande ise bir öğretmen. Çocuklara farklı olan şeyleri sevmeyi de öğretiyor.

LÜTFEN SEVGİNİZE ÖNYARGI KOYMAYIN
HERŞEY SEVİNCEYE KADAR FARKLIDIR
SEVDİKTEN SONRA İSE SEVGİNİN DİLİ HEP AYNIDIR

İş bu “Hikâye” site Sakinleri ve Müdavimleri ile paylaşım ve istifade amacına yönelik olarak kısmi alıntı yapılarak gönderilmiş olup; Kopyala – Yapıştır metodu kullanılmıştır. Bireysel bir katkım bulunmamaktadır…

Patlakoğlu Hüseyin BIÇAKLI Isparta,TR

Yeni bir hastalığımız peydah oldu

Bu yazıyı beğenmedim (1 puan)Eh iste idare eder (2 puan)Normal (3 puan)Beğendim (4 puan)Süper (5 puan) (11 değerlendirme, ortalama: 1.36 / 5.00)
Gönderiliyor ... Bekleyiniz ...

 
ADI Domuz gribi.
Meksika’da ilk bulgular tesbit edildi kısa sürede yaklaşık dokuzyüz kişiye bulaştı. Hastalığa yaklananlardan yetmişe yakını malesef hayatını kaybetti. Hastalığın meksika’dan sonraki görüldüğü ikinci ülke ABD. İlk duyumlar doğruysa yüze yakın insan tedavi altına alındı. Doğruysa diyorum çünkü ABD hiç bir zaman doğru bilgi vermiyor. Böyle konularda işine geldiği gibi halkı aydınlatıyor. Hemen basını kontrol altına alıyor istediği şekilde yayın yaptırıyor gazetelere sansür uyguluyor. İkiz kuleler yıkıldığındada aynı yönteme başvurdu.

Kuş gribi, Delidana hastalığı, Aids ve adı yeni duyulan Domuz gribi.
Burada birşeye dikkat etmek lazım bu tür hastalıklar ne hikmetse gelişmiş ülkelerde görülüyor sonrada yayılmaya başlıyor diğer devletlere.
Acaba bilim adamları geliştirdikleri virüsleri labaratuvardan bilinçli olarak dışarı çıkarabilirlermi? Neden olmasın ilaç fabrikaları kimin. Kapitalizim dünyada tek istikamate doğru yürüyor sağı solu yok. O istikamet para nereyi gösteriyorsa orası.

Aids ilk çıktığında bilim adamları dediki yüzbinlerce insan çok kısa bir süre içinde yok olacak. Fakat söylenenler olmadı. Neredeyse hastalığın adı bile unutulmak üzere.
Delidana hastalığı aynen öyle, arada bir, hangi ülke AB’yi rahatsız edecek hayvan fazlalığı varsa, orada alelacele hayvanlar ketlediliyor. Hastalık unutuluyor yeni bir vakka duyuluncaya kadar. Bu arada ilaç firmalarının hisse senetleri tavan yapıyor. Ne tesadüf!

İslamiyet bazı yiyecek ve içeceklere ve insan ilişkilerine yasak koymuş. Demekki hiç birisi boşuna değil. Bunlara inanmıyanlarada LUD kavmini örnek göstermiş. Kutsal kitap.

Kimyasal silahlar varmı? Var nerede muhavfaza ediliyor o silahlar? Kimlerin kontrolu altında? Bu silahları kimler ne amaçla geliştiriyor ona bakmak lazım… Benim şahsi kanaatim bu işte bir bityeniği var. Neden böyle söylediğime gelince, çocukluğumuzda bilim kurgu filmleri izlerdik. Orada gördüklerimiz imkansız gibi gelirdi, zamanla hemen hepsi gerçek oldu…

Eskiden bu kadar çesit hastalık yoktu. Şimdiki kadar çeşit ilaçda yoktu. Ne olduda bu hastalıklar peş peşe gelmeye başladı. Çok çok düşünmek lazım.

Not: Yazılara alıntı yapmakta maksadım faydalı doğru bilgilerden herkesin yararlanması. Ben Ergenekonda yaşamadım ki, en iyi kim yazmışsa ondan faydalanmak. Belediye ne yapar ne yapmaz en açık kim açıklamışsa ondan faydalanmak. Çalıntı falan yakışık almayan sözler. Sanki ben oradan para kazanıyormuşumda bana yol yordam gösteriliyor.

Yazan: Hacı i Mert…NL

“Çevremdeki insanlar, yaptığım zulümden dolayı benden uzaktılar”

Bu yazıyı beğenmedim (1 puan)Eh iste idare eder (2 puan)Normal (3 puan)Beğendim (4 puan)Süper (5 puan) (11 değerlendirme, ortalama: 3.55 / 5.00)
Gönderiliyor ... Bekleyiniz ...

 
Aşağıdaki yazıyı, dilsiz Ellezin oğlu Mehmet MERT gönderdi. Kendisine mail olarak gelmiş, bizimle paylaşmak istedi. Teşekkürler.

Dediki:
Günlerden bir gün evlenmeyi arzuladım ve bir çocuk sahibi olmayı..
Evlendim ve bir çocuğum oldu.. Adını Fatma koydum.. Onu çok sevdim.. Ve Fatma büyüdükçe kalbimdeki imanda onunla büyüdü.. Kalbimdeki isyanda azaldı onunla..
Elimde içki kadehi vardı onu içme isteğiyle doldurmuştum Fatma onu devirdi.. Daha yaşı iki bile değildi..
Sanki ona bunu yaptıran Allah’tı!
O büyüdükçe kalbimdeki imanda onunla büyüdü.. Allah’a yaklaştığım her bir adımda içinde olduğum maasilerden (isyanlardan) uzaklaştım biraz biraz..
Ta ki Fatma 3 yaşına basana kadar.. 3 yaşını bitirdiğinde Fatma öldü!!
Ve Malik Ibnu Diynar devam ediyor anlatmaya:
Kızım Fatma ölünce durumum vaziyetim eskisinden daha da kötü oldu..
Ve bende çevremdeki Müslümanlarda olan ve beni bu büyük üzüntüye karşı dayanmamı sağlayacak sabır yoktu..
Her şey çok kötüye gidiyordu..Şeytan durmadan benimle oynuyordu.. Ta ki o gün geldi ve Şeytan bana dedi ki:
“Bugün öyle bir sarhoş olacaksın ki daha önce hiç böyle sarhoş olmadın!!”
Ve ben o gece içmeye ve sarhoş olmaya azmetmiştim.. Gece boyu içtim..içtim.. içtimm!!
Öyle bir duruma gelmiştim ki rüyalar beni birbirine atıyordu.. Takı o rüyayı görene kadar:
Rüyamda kıyamet günündeydim! Güneş kararmış, denizler ateşe çevrilmiş, depremler oluyordu durmadan..
İnsanların hepsi kıyamet günündeydi.. İnsanlar zümre zümre.. grup gruptu.. ve ben o insanların arasındaydım..
Sesler duyuyordum birisi sesleniyordu:
“Ey Filan oğlu filan!! Cabbara hesap vermeye hadi!” diyordu ..

Ve o çağrılan insanın yüzünün rengi simsiyah olmuştu duyduğu o korkudan..
Birçok insane çağrıldı.. ta ki kendi ismimi duyana kadar..
Ses beni çağırıyordu.. Haydi Cabbara Hesap vermeye!! Diyordu..

O an çevremdeki o insane kalabalığından kimse kalmamıştı.. Kıyamet günü.. Mahşer yeri bomboştu..
Sonra bir anda karşımda bir fare gördüm çok büyüktü (devdi), çok vahşi ve çok saldırgandı.. çok güçlüydü.. Ağzı açık bana doğru koşuyordu..
Bende duyduğum korku ve dehşetten dolayı ondan kaçmaya başlamıştım..
Kaçarken bir anda karsımda oldukça yaşlı ve zayıf bir adam gördüm! ve ona seslendim:
- AHH!! Beni bu dev fareden kurtar!!
Bana dediki: Oğlum Ben çok zayıfım seni ondan kurtaracak gücüm yok. Ama şu yönde koş eminim kurtuluşa ereceksin..
Ben onun dediği yöne doğru koşmaya başladım.. Dev fare hala arkamdaydı beni kovalıyordu.. Ve karşıma cehennemin ateşi çıktı.. Yüzümde hissediyordum o dehşetli sıcaklığı!!!
Fareyle cehennem arasında sıkışmıştım..
Ve kendi kendime dedim ki o an.. Ben bu fareden ateşe düşmek için mi kaçıyorum!!
Ve koşa koşa bana bu yolu tarif eden o zayıf adama doğru koşmaya başladım.. Farede peşimdeydi gittikçe yaklaşıyordu bana
Çok korkuyordum!! Adamın yanına geri geldim ve ona dedim ki:
- Allah aşkına beni bu fareden kurtar yalvarırım !
Ve yaşlı adam benim halime ağlıyordu..
Bana dedi ki:
Beni görüyorsun ben çok zayıfım güçsüzüm benim seni kurtaracak halim yok.. Ama bu sefer şu yönde koş! bu sefer inşallah kurtuluşa ereceksin…
Adamın dediği yönde koştum deli gibi.. Fare hala kovalıyordu bir adım arkamdan koşuyordu.. Beni ısıracaktı az kalmıştı.. Ta ki karşımda o dağı görene kadar…
O dağın üstünde bir sürü bebek vardı..
Ve o dağın üzerinde bulunan çocukların hepsi ağlıyorlardı.. Hepside aynı şeyi söyleyerek ağlıyor haykırıyorlardı..
Diyorlardı ki:
- Ey Fatma ! Babana bak! Babana Bak!!
Malik ibnu Diynar dediki:
O an o çocuğun kızım Fatma olduğunu anlamıştım..
Ve o an 3 yaşında ölüpte cennete gitmiş bir kızım olduğuna çok sevinmiştim.. Beni bu dehşetli korkudan (fareden) kurtarıp Cennete sokacaktı…
Kızım beni sağ eliyle tutu ve kurtardı..
Ve sol eliyle fareyi itti.. Ben o an korkudan ölü gibiydim..
Sonra tıpkı dünyadayken olduğu gibi onu kucağıma oturttum!
Bana dediki:
Ey Babacığım! Deyip şu ayeti okudu bana:
ألم يأن للذين آمنوا أن تخشع قلوبهم لذكر الله
Meali: “İman edenlerin kalplerinin Allah’ın zikrine dönmesinin zamanı gelmedimi?”
Ona dedimki:
Kızım! Bu fare neydi bana anlat!!
Dediki:
O fare senin dünyada içinde olduğun işlediğin kötü amellerindi.. Onu sen besledin büyüttün ve onun seni yiyebilecek büyüklüğe sen ulaştırdın!!
Ey Babacığım! Sen bilmiyormusun ki Dünyada işlenen ameller Ahirette kıyamet gününde mücessem olarak karsımıza çıkar!!
Ona dedimki:
Peki o zayıf adam?
Dediki:
O yaşlı ve zayıf adam senin güzel amellerindi.. Sen onu böyle zayıf böyle güçsüz.. Böyle çaresiz bıraktın.. Onu kendi haline ağlattın..!!! Seni kurtarmasına izin veremice duruma sen koydun!
Eğer ben doğmasaydım ve küçük yaşta günahsız olarak ölmeseydim seni bu dehşetten kurtaracak başka bişey yoktu!
O an uykudan ağlaya ağlaya uyandım!
Ağzımdan çıkan şu kelimelerle:
Evet Allah’ım vakti geldi.. Evet Allahımmmmmm vakti geldi!!
Hemen gusül abdesti alıp giyinip camiye koşayım sabah namazına! Günahlarımdan arınmak kendime cennet yolunu çizmek.. Tövbe etmek Allah’a yalvarmak içinnn…
Camiye girdiğim an imamın okuduğu o ayet!!!
Rüyamda kızımın beni kurtardığında okuduğu ayetti!!
ألم يأن للذين آمنوا أن تخشع قلوبهم لذكر الله
Meali: “İman edenlerin kalplerinin Allah’ın zikrine dönmesinin zamanı gelmedimi?”

Bunları yaşayan kişi …
Tabiinlerin imamlarının efendisi!!
MALiK BiN DiYNAR!!!
O insanlar arasında geceler boyu ağlamasıyla bilinirdi…
Ve derdiki:
Allah’ım! Kimin cennete gireceğini, kimin cehenneme gireceğini sadece sen bilirsin!
Ben bunlardan hangisiyimm???
Allah’ım!! Beni cennet ehlinden eyle! Cehennem ehlinden eyleme!

Malik Bin Diynar büyük bir tövbe etti..
Ve insanlar arasında şöyle meşhur oldu:
Caminin kapısına giderdi ve insanlara seslenirdi.. derdi ki:
Ey asi insanlar ey günahkâr insanlar.. Allah’ınıza dönün!! Gafil insanlar.. Allah’ınıza dönün!!!
Ey Allah’tan kaçan kullar.. Allah’ınıza dönün!
Rabbin sana gece gündüz sesleniyor! Seni çağırıyor!!!
“BANA BIR KARIŞ YAKLAŞANA BEN BİR DİRSEK YAKLAŞIRIM.. BANA BİR DİRSEK YAKLAŞANA BEN BİR KULAÇ YAKLAŞIRIM… BANA YÜRÜYENE BEN KOŞARIMM!!”

La ilahe illa ente Subhaneke… Inni kuntu min el-Zalimin (Tövbe Duası)

Peygamber efendimiz bir hadis-i şerifinde şöyle buyuruyor:
أن يهدي الله بيدك رجلا واحدا خير لك من الدنيا وما فيها
Meali:
“Bir insanın hidayetine vesile olman senin için dünyadan ve içindeki herşeyden hayırlıdır”

Ermeni meselesi

Bu yazıyı beğenmedim (1 puan)Eh iste idare eder (2 puan)Normal (3 puan)Beğendim (4 puan)Süper (5 puan) (10 değerlendirme, ortalama: 2.20 / 5.00)
Gönderiliyor ... Bekleyiniz ...

 
Osmanlı topraklarında 600 yıl yaşamış hiristiyan bir milletti onlar. Dinlerine, dillerine, gelenek ve göreneklerine müdahale edilmemişti. Serbestçe ticaretlerini yapmış, çocuklarını eğitmişlerdi. Osmanlı yönetimiyle uyum içinde yaşadıkları için “Millet-i Sadıka” adını almışlardı. Ermenilerden söz ediyoruz. Nice karanlık siyasi emellere malzeme olan veya edilen Osmanlı Ermenileri’nden ve o çok “tartışmalı” Osmanlı-Ermeni münasebetlerinden…
Osmanlı toplumu, diğer bir çok etnik unsur gibi Ermenileri de kendilerinden farklı görüp ayırmamıştı. Onlarla komsuluk yapmış, ticari ilişkiler kurmuşlardı. Yönetim kadrolarında yer verilmiş, danışmanlık, tercümanlık, hatta bakanlık olmak üzere devletin her kademesinde istihdam edilmişlerdi. İçlerinden edebiyatçılar, müzisyenler, mimarlar, bürokratlar ve tıp adamları çıkmış, Osmanlı’nın toplum dokusunda bir renk olmuşlardı.
Evet; Ermeniler Osmanlı’nın temel unsurlarından birini oluşturuyorlardı. Ta ki 3 Mart 1878′deki Ayastefanos Antlaşması’na kadar.

ANADOLU ÜZERİNE OYUNLAR

Osmanlı Devleti, iç işlerine karışılmasına ve bilhassa hiristiyan tabanın tahrik edilmesine karşıydı. 4 Haziran 1878′de imzalanan Kıbrıs Antlaşması’yla, topraklarında yaşayan gayri müslimler lehine ıslahatları gündemine alarak, bu konuda gelebilecek talepleri susturmak istiyordu.
Ama Ruslar, Ermeni Patriği Narses’in verdiği kozu kullanmaya niyetliydiler. Ermeni haklarını savunuyormuş gibi gözükerek, Kuzey Kafkasya ve Doğu Anadolu topraklarını ele geçirme harekâtı başlattılar. Gerçek hedefleri ise, Akdeniz ve Hint Okyanusu’na ulaşabilecekleri bir yol açmaktı. Ruslar’in niyetini sezen İngiltere ve Fransa da bos durmuyor, kendi çıkarlarına uygun stratejiler geliştiriyorlardı.
Aslında batılı devletlerin bu plânı yeni değildi. Daha 1800′lü yılların başında Avrupa’dan gönderilen misyonerler, ortodoksluğun bir kolu olan Gregoryan Türkiye Ermenileri ile Protestan ve Katolik Ermenileri birbirine düşürmeyi başarmışlardı. Öyle ki, 1820′de Katolik ve Gregoryan Ermeniler arasında çıkan bir tartışma sonucunda, Patrikhane saldırıya uğramış ve patrik canını zor kurtarmıştı. Yapılan tahkikat sonucu yakalanan ve suçlu bulunan Ermeniler’den beşi idam edildi ve bazıları da sürgüne gönderildi. Fransa, İngiltere ve Rusya bu olayı siyasi malzeme yapmakta gecikmedi ve konuyu uluslararası zemine taşıdılar.
Avrupa’da Ermeni lobileri oluşturuldu. Batı medyası Ermeni haklarını savunan yayınlar yapmaya başladılar. İsviçre’de Ermeni milliyetçiler tarafından “çan sesleri” anlamına gelen “Hinçak” komitesi kuruldu ve komite kısa bir süre sonra Ingiltere’ye taşındı. Ingiltere’nin başlangıçta tanımak istemediği Hinçaklar, 1880′de liberallerin seçimi kazanmalarıyla siyasi kimliklerine kavuştular.
Hinçaklar, ilk hayali Ermenistan devletini kurdular. Bu hayali devletin sınırları içinde, Osmanlı’nın “Vilâyât-i Sitte” adını verdiği, Erzurum, Van, Diyarbakır, Sivas ve Bitlis bölgesi giriyordu. Bu merkezlere bağlı olan Erzincan, Hakkari, Bingöl, Malatya, Amasya, Tokat, Giresun ve Ordu’nun bir kısmı da hayali Ermenistan’in sınırlarına dahildi.
Hinçak komitesi hızla teşkilatlanarak, başta İstanbul olmak üzere Halep ve İzmir gibi büyük merkezlerde şubeler açmaya basladı. Bu arada Ruslar da bölgede kendi emellerine hizmet edecek Taşnak komiteleri oluşturuyorlardı. Fransa ise Güneydoğu Anadolu’da ekonomik, askeri ve siyasi çıkarları için kullanacağı “Ermeni lejyonları” oluşturmanın hesaplarını yapıyordu.

İLK OLAYLAR

1893 yılında İstanbul’dan Muş vilayetine gelen bir yazıda, vilayet gelirlerinin 500 lira artırılması isteniyordu. Bunun üzerine Muş valisi bölgeye hemen yeni vergiler koyma yoluna gitti. Ancak Sasun bölgesi Ermenileri bu karara itiraz ederek, hükümete bir telgrafla müracaatta bulundular.
Hükümet kararın geri alınması için valiyi uyardı. Vali ise kararın geri alınmasına itiraz edip, bölgenin hassas dengelerini bozacak icraatlara girişti. Ermenilerle müslümanların arasını açan uygulamalar, bölgeye yerleşmiş Hinçak ve Taşnak komitelerinin ekmeğine yağ sürdü. Ermeni köylerini basıp katliamlar yapmaya başlayan komitacılar, katliamları Türkler yapıyormuş görüntüsü verip isyan başlattılar. Hükümet olay yerine askeri birlikler gönderip isyanı bastırdı ve valiyi görevden aldı. Ancak Hinçak ve Taşnak komiteleri olayı Avrupa kamuoyuna taşıyıp, “Türkler hiristiyanları katlediyor” propagandasına başlamışlardı bile.
Bunun üzerine Osmanlı hükümeti, içinde Fransız ve İngiliz temsilcilerin de bulunduğu bir heyeti bölgeye gönderdi. Heyette bulunan Fransa dışisleri bakanı Gabriel Hanotaux, Muş’takı incelemelerin sonucunda bölgede bir Ermeni sorunu olmadığını; konunun, Berlin Antlaşması’nı istismar etmek isteyen güçlerin provakasyonundan ibaret olduğunu açıklayan bir rapor yazdı.

ABDÜLHAMİD HAN’A SUİKAST

21 Temmuz 1905′te Ermeniler isteklerinin önünde önemli bir engel olan ve kendisine “Kızıl Sultan” lakabını taktıkları Abdülhamid Han’ın öldürülmesi için harekete geçtiler.
Taşnak komitesinden Hristofor Mikaeliyan ile kızı Robina ve bir Rus Ermenisi, özel olarak yaptırılmış bir arabanın içine 20 kiloya yakın saatli bomba yerleştirerek Yıldız’daki Hamidiye camisinin kapısına yakın yerde pusu kurdular. Bomba, Abdülhamid Han’in Cuma namazından çıkış saatine ayarlanmıştı.
Saatı dolan bomba patlayınca ortalık savaş alanına döndü. 26 kisi öldü, 58 kişi yaralandı. Fakat, patlama esnasında padişahın camide Seyhülislam Cemaleddin Efendi ile sohbet ediyor olması, Ermeni plânlarını altüst etti.
Olayın ardından yapılan tahkikat korkunç bir tabloyu ortaya çıkardı: Bütün kiliseler birer cephanelik haline getirilmişlerdi.

ADANA OLAYLARI

Tarihimizin en acı ihaneti, şüphesiz İttihat ve Terakki Partisi üyelerinin 31 Mart olaylarının ardından Abdülhamid Han’i iktidardan uzaklaştırmaları oldu. İktidardakı değişikliği fırsat bilen Adana Ermenileri bağımsız Kilikya Ermenistanı’nı kurmak için piskopos Museg’in Avrupadan temin ettiği silahlarla ayaklandılar. Müslüman ahaliyi katletmeye başladılar. Adanalıların bu katliamlara karşı harekete geçmesiyle olaylar kanlı çatışmalara dönüştü. Piskopos Museg İskenderiye’ye kaçtı ve yine propaganda başladı: “Türkler Ermenileri katlediyor!”
İttihat ve Terakki yönetimi, Adana’da başlattığı tahkikat sonucu Divan-i Harp kurarak 50 Türk ve 3 Ermeni’yi idama mahkum edip, Avrupalıların gönlünü almaya çalıştı.
Fakat ne Rusya, ne İngiltere ve ne de Fransa bu idamları yeterli bulmadılar. Berlin Antlaşması’nın 61. maddesinin işletilmesini ve doğu bölgesinde yabancı müfettişlerin yapacağı islah çalışmalarına izin verilmesini sağladılar. I.Dünya Savaşı’nın başlaması bu tehlikeli uygulamanın faaliyete geçirilmesine engel oldu.

TEHCİR KANUNU

31 Ekim 1914′te Rus orduları Doğu Anadolu’yu işgale başladılar. Bu işgal sırasında kendilerine en büyük destek ve yardım Ermenilerden geldi. Ermeni tedhişçiler, Kars, Van, Muş, Erzurum gibi şehirlerde kadın-erkek, yaşlı-çocuk demeden Türkleri katliama tabi tutuyorlardı. Binlerce müslüman doğudan batıya göçüyor; evini, toprağını, malini-mülkünü bırakıp yollara düşüyorlardı. Kimi yollarda ölüyor, kimi gurbette açlığa, yoksulluğa mahkum oluyordu. Aileler dağılıyor, analar yavrularını, kardeşler birbirlerini, kaybediyorlardı. Göç edemeyenler de işkence edilerek katlediliyordu.
İstanbul hükümeti, Anadolu’yu teröre boğan bu gelişmelere karşı, 24 Nisan’da meşhur tehcir kararını aldı. 16-55 yaş arasındakı bütün Ermeniler Bağdat demiryolu hattından en az 25 kilometre uzağa, şimdiki Suriye topraklarına göç ettirilecekti.
İngiltere, Fransa ve Rusya’nın emperyalist emelleri, yüzyıllarca barış içinde yaşamış iki toplumu birbirine düşman etmiş, yollarını ayırmıştı.
Zorunlu göç, Mayıs ayının sonunda yerel jandarma ve mülki amirlerin kontrolünde başladı. Hükümet yayinladığı emirlerle kimsenin zarar görmemesi için talimat verdi. Fakat yapılan is lojistik imkanları çok asıyordu. Sonuç, beklendigi gibi olmadı. Çok sayıda masum insan yollarda öldü.
Osmanlı hükümeti mütareke döneminde olaylarda ihmali görülenler hakkında soruşturma açtı. 1397 görevliyi cezalandırıp, 40 kişiyi idama mahkum etti.
Fakat savaş yıllarının acıları içinde alınan bu plânsız-programsız uygulamalanın doğurduğu sonuç bir trajediydi. Müsebbipleri Rusya, Fransa ve İngiltere ve onların maşaları Taşnak ve Hinçak örgütleriydi.
Batı bu trajik olayı hâlâ kaşımaya ve kanatmaya devam ediyor. Bir dönem kullandıkları Taşnak ve Hinçak örgütlerinin yerine daha sonra Asala’yı ve ve baska birçok örgütü kullandılar.
Emperyalistler son hareketlerinde daha acımasız bir senaryo ortaya koyarak, müslüman-hiristiyan çatışmasının yerine Türk-Kürt kardeş kavgası çıkarmaya çalıştılar. Etnik, mezhep ya da daha başka farklılıkları da tahrik etmeye devam edecekler.
Ancak bu oyunların tutmayacağı anlaşılıyor. Çünkü Anadolu insanı yüzyıllara dayanan ortak bir kültüre sahip. Haçlı saldırıları, Fransız, İngiliz, İtalyan ve Rus işgalleri bu ortak kültürün savunmasıyla defedilmişti. Maraş’ta, Urfa’da, Antep’te, Erzurum’da, Bitlis’te, Van’da, Sarıkamış’ta, Çanakkale’de omuz omuza savaşan, ortak kaderi paylaşan insanlar, bu inançlı toplumun üyeleriydiler.
Bugün de öyle değil mi?

Kaynak: Semerkand dergisi, 04/2002
kaynak: www.enfal.de



Not: Ermeni katliamı tamamen uydurma tarihe yapılan alçaklıktır..
Osmanlı böyle bir katliam asla yapmamıştır. TC arşivlerini actığı halde Ermeniler tarihinden utandıkları için arşivlerini açamıyorlar.
ABD, İngiltere, Almanya, Fransa tarihleri katliamla dolu. Ermenileri kullanarak Türkiyemize iftira ediyorlar. Alçaklık yapıyorlar. Okuyalım lütfen tarih okuyalım. Alçakların yalanını yüzlerine çarpalım..

GEÇMİŞİNİ BİLMEYEN GELECEĞİNİ BİLMEZ…

Derleyen: Hacı i Mert…NL



© 2008-2010 - Yukarikasikara.Net™ Tüm hakları Gökhan MERT 'e aittir.

RSS beslemesi - Yorum RSS beslemesi



Ziyaretçilerimiz nereden bağlanıyor?